Mr. Nicolai > Audi magazin > Audi Türkiye

Mr. Nicolai

  • nicolai1_1400x438.jpg
nicolai1_1400x438.jpg

"Merak benim itici gücüm"

Carsten Nicolai on parmağında on marifet olan isimlerden. Uluslararası arenada, hem yaptığı elektronik müzikle hem de sanat enstalasyonlarıyla eşit başarıya ulaşmış birisi... Mobilite, onun düşünme tarzının da tamamlayıcısı.

Söyleşi: Jan Strahl

CARSTEN NICOLAI: Merak, beni her şeyden çok harekete geçiren tetikleyicidir, itici gücümdür. Merakını yitirmemenin ve yeniliklere açık olmanın son derece önemli olduğunu düşünüyorum. Hem fiziki Dünya’ya tamamen farklı bir bakış açısı sundukları hem de bana felsefi kapılar açtıkları ve bir sanatçı olarak iletişime geçebileceğim malzemeler sağladıkları için kuantum fiziği ve benzeri temel teoriler beni her zaman büyülemiştir. Bir diğer ilham kaynağımsa belli başlı ütopik görüşler. Buckminster Fuller’in 1960’larda yazdığı Operating Manual for Spaceship Earth isimli kitap, bana bugün bile ilham veriyor. Fuller kitapta; insanlığa bir uzay gemisi verildiği ancak aracın düzgün bir şekilde çalışmasını sağlamak için önce kullanma kılavuzunu yazmamız gerektiğinden bahseden zorlu bir vaka kurgular. Fuller daha o zamanlar, günümüzde çok daha ivedi konular olan çevre, sürdürülebilirlik, sorumluluk gibi konulardan bahsediyordu. Benim çalışmalarım açısından özellikle ilham verici olansa her şeyin birbiriyle bağlı olduğu fikri. Hiçbir şeyi tek başına değerlendiremezsiniz.
Kesinlikle. Temelde, açık ocak madenciliği esnasında linyit kömürüyle mahvolan geniş toprak arazilerin rehabilitasyonu için eğitim almıştık. Bahçıvanlıktan tamamen farklı bir görevdi ve tüm yerleşim alanının yeniden yaratılması söz konusuydu. Büyük resmi görmenin önemini –korelasyonları ve sinerjiyi tanımayı- burada öğrendim. Ki bu, şu anda bir sanatçı olarak yaptığım işte de çok önemli.
Bence herkes dünyaya yaratıcı olma potansiyeliyle gelir ama yeteneğin, küçük yaştan itibaren beslenmesi gerekir. Dresden’deki sanat akademisinin hocalarından biri olarak yaratıcılığı teşvik etmenin en önemli sorumluluklarımdan birisi olduğunu düşüyorum. Ama her şeyden önemlisi yaratıcılığı kıymetli bir şey olarak görmek gerektiği. Her şeyin bir fiyata sahip olduğu toplumumuzda, yaratıcılığın kendisi hâlâ bir kaynak olarak görülmüyor. Bu bakış açısı en nihayetinde ülkemizin inovatif kapasitesini azaltacaktır. Bu gelişimi uzun süre görmezden gelmek de eninde sonunda ekonomik güce olumsuz etki eder.

Elbette, yaratıcılığa talep olmalı ve yaratıcılık kanalize edilebilmeli. Berlin buna iyi bir örnek. Burası inovasyon dünyasına yön verenler için bir çekim merkezi olan, genç ve yaratıcı insanlara çok uygun bir şehir. Sadece görsel sanatları ve müziği değil aynı zamanda teknolojiyi, internet kültürünü, yaşam tarzlarını ve pek çok farklı alandaki start-up’ları da kastediyorum. Bu da toplumun hâlâ sindirmekte zorlandığı bir yaratıcı akıl fazlasının ortaya çıktığı, tuhaf bir duruma yol açtı. Diğer bir deyişle çok büyük bir potansiyel söz konusu ama mevcut yapılarda şu anda bu durumu kaldıracak mekanizmalar eksik.
Bundan ciddi şüphe duyuyorum. “Silikon Vadisi”nin, bahsettiğiniz durumda bu tür bir sihirli yüzük etkisi var ama burası sonuçta; direkt katma değer hedefleyen, yoğun bir şekilde iş odaklı bir yaklaşıma indirgenmiş bir yapı. Oradaki inovasyonların hepsi ticarileşmeye odaklanmış durumda, uzun vadeli başarıya değil... Benim açımdan bu epey problematik bir durum. Bu; anında paraya tahvil edilemeyen herhangi bir inovasyonun başarısız olacağı ve bize olumsuz bir dönüş yapacağı anlamına geliyor. Almanya bu bakımdan çok daha iyi bir pozisyon almış görünüyor. Endüstrinin burada zaman içinde gelişmiş olması ve belki de siyasi yapımız sebebiyle, Almanya hiçbir zaman aşırı ölçülerde merkezileşmedi. Büyük endüstriyel şirketler, küçük köyler ve kırsal bölgeler de dahil olmak üzere, ülkenin tamamına yayıldı. Bunun büyük bir avantaj olduğu kanısındayım. Bilhassa Almanya’nın elinde tuttuğu çok sayıda patent devasa inovatif gücün göstergesi. Bu tür yapılar bana, Silikon Vadisi ve onun içindeki mega şirketler gibi kapalı ekosistemlerden çok daha verimli ve sürdürülebilir geliyor.
Kreatif işlerime yönlendirebilmek için, kriz anlarını da elde tutarım. Dolayısıyla herhangi bir şirkete de başarısızlıklar ve hatalar için de plan yapmalarını ve bunun yanı sıra bu başarısızlıkları bilinçli olarak ortaya çıkarmalarını öneririm. Herhangi bir yaratıcı işteki bir taslağı ıskartaya çıkarmak gibi. Sanatçılar (herkes gibi), özellikle büyük projelerden sonra bir tür boşluğa düşer; aniden ileri doğru gidemez olursunuz. Başta, düşmemeye çalışırsınız ama bu kriz kesinlikle yeni keşifler yapmanızı, sıfırlamanızı ve temel savları yeniden gözden geçirmenizi sağlar. Büyük şirketlerin genellikle bu tip “başarısızlıkları” önlemek için kurulmuş yapıları vardır. Bir taslağı yok etmenin yolu yoktur, dolayısıyla proje sürerken taze bir başlangıç yapmak imkânsızdır. Krizlerden korkmamalıyız.
Kişisel olarak çözüm bulmak ya da sonuç üretmek yerine, olası sonuçlar için sonsuz varyasyonlar üreten prensipler geliştirmekle ilgileniyorum. Ses görselleştirme projelerimde; ortaya çıkan verilerden, frekanslardan, faz kaymalarından ve dinamiklerden sürekli olarak yeni ve beklenmedik imajlar yaratan yazılım ya da donanım prensipleri kullanıyorum. Sesin kendisi yaratıcı güç haline geliyor ve bir imaj için katalizör işlevi görüyor. Daha sonra bu “donmuş an”ı bir sanat eseri olarak sunabilirim ama ortaya çıkan süreç benim için çok daha mühim.
İnsanlar olarak sahip olduğumuz en büyük yetenek hatalar yapmak ve o hatalardan bir şeyler öğrenmek. Bu bilgisayarların yapamayacağı bir şey: Onların hata yapma ihtimali yok edilmiştir. Makinelerimizden mükemmellik bekleriz, daha azını değil. Ancak; bilgisayarlar hata yapma, yalan söyleme ya da insanlara özgü diğer mekanizmaları kullanma şansına sahip olduğunda, gerçek anlamda yapay zekadan konuşmaya başlayabiliriz. Ve sonuç da çoğumuzun çok korkacağı bir şey: bizden daha iyi durumda olan bir bilgisayar sisteminin yaratılması. Ama buradaki soru şu; gerçekten ne istiyoruz? Mükemmel bilgisayar mı yoksa yapay zeka mı? Hepimiz 2001: A Space Odyssey ya da Terminator gibi, makinelerin insanlardan üstün olduğu ve sonunda insanları köleleştirmeye kalkıştığı gelecek senaryoları çizen bilimkurgu filmlerine aşinayız.
Bu senaryoyu aklımızda tutarak soralım, sürücüsüz bir otomobille dolaşmak ister miydiniz?
nicolai_256x144.jpg
Kesinlikle! Bunlar yakın gelecekte kullanma ihtimalimiz olan sistemler. Aslında bu, uzun süredir uçaklarda güvenle kullandığımız sistemlere benziyor. Eğer bu teknoloji tutarsa birkaç sene içinde yollarda sürücüsüz otomobiller görmekten memnun olurum. Ben şimdi de direksiyon başına geçmemi gerektirmeyecek ulaşım türlerini memnuniyetle kullanıyorum, çünkü böylece kendimi çok daha ilham verici işlere verebiliyorum. Sürücüsüz otomobiller bana daha fazla özgürlük verecektir. Öte yandan sürücüsüz otomobiller birer yapay zeka örneği değil. Zira programlanmış parametreler içinde hareket ediyor ve insanlar tarafından yönlendiriliyorlar.
Evet, tabii ki. Aslına bakarsanız otomobiller müzik dinlemek için en iyi mekânlardandır. Harika akustiklere sahiptirler: iç kısım, kayıt stüdyosuna yakın, ideal müzik dinleme ortamını sunar. Yeni bir beste yaptığımda final miks’i ilk önce arabamda test ederim. Parça orada iyiyse, sorun yok demektir.
Ryuichi Sakamoto ile kaydettiğim bütün albümlerin gerçekten harika yol müzikleri olduğunu düşünüyorum, özellikle de The Revenant filmi için yaptığım soundtrack’in ve Xerrox serimin. Daha fazla hıza ve motivasyona ihtiyaç duyduğumdaysa Univrs albümümü dinlemeyi seviyorum.

Uzay gemisi Enterprise’daki gibi bir araç kullanmak çocukluk hayalimdi, bazen gerçekten bu teknolojinin mümkün olabilmesini diliyorum. Bir yandan da seyahat ederken dünyamızın ne kadar büyük ve çeşitli olduğunu deneyimlemenin güzel bir şey olduğunu düşünüyorum. Ziyaret ettiğim yerlerin özel karakterlerini ya da kimliklerini bilfiil inceleyebiliyorum. Dijitalleşme sayesinde daima yanımda iş için kullanabileceğim taşınabilir araçlar var. İlham bazen en çok yollardayken geliyor.
Size mobilite konusunu pek çok açıdan ele alan bir dizi soru sorduk. Sizce bunların arasında en önemlisi hangisi?
nicolai2_256x144.jpg
Artık; kentlerdeki bireysel ulaşım için sosyal açıdan kabul edilebilir bir çözüm bulamaz mıyız, bunu merak ediyorum. Şu anda bu olabilecekmiş gibi görünmüyor ama o zaman da bireysel özgürlük bir parça kaybolabilir. Kendi kendime işte bu nedenle “ufukta hem sürdürülebilirliği hem de bireyselliği mümkün kılan inovasyonlar yok mu” sorusunu soruyorum. Belki elektrikli motorlar buna bir çözüm olabilir. Ya da belki de tamamen farklı bir çözüm olacaktır...